Author Archive for Ayça W

21
Jul
09

odysseia

Odysseia’nın -24 bölümden oluşan bu koskoca destanın- kısacık bir özetini yapmak istersek:

Truva savaşından sonra yurduna dönmek için çabalayıp duran Odysseus’un başından geçenler ve onun eve dönüşü sırasında, yurdu İthakea’da yaşananların anlatımı diyebiliriz.

Bence Odysseia hakkında vurgulanması gereken en önemli şey, bir destandan çok; kurgusu ve anlatım tarzıyla, bir romana hatta bir filme benzemesi. Homeros, Odysseia’da İlyada’nın aksine, bir olayı değil, bir insanı anlatır. Tekrarlardan kaçınan, yer yer geri dönüşler içeren akıcı bir anlatımı ve modern bir kurgusu vardır.

Destan 24 bölümde anlatılmış ancak 5 ana destan parçasından oluşuyor:

1. Telemakhia (Bölüm 1-4): Odysseus’un oğlu Telemakhos’un destanıdır. Truva savaşı biteli neredeyse 10 yıl olmuş ama sevgili babası hala yurduna geri dönmemiştir. Bu sırada onun öldüğüne dair söylentiler artınca, Ithaca’nın varlıklı erkekleri, annesi Penelopeia’ya talip olup, hepsi birden Odysseus’un sarayına yerleşmişlerdir. Bunların işi gücü yiyip içip, eğlenceler düzenleyip Odysseus’un mallarını tüketmektir. Bu sırada Penelopeia’nın bir karar vermesini, içlerinden birini seçmesini beklerler. Ancak o, kocasını beklemeye kararlıdır. Bu durumdan son derece rahatsız olan Telemakhos, tanrıça Athena’ya inanır, Odysseus’un öldüğüne dair şüphelerini bir kenara atar ve babasından haber alabilmek için Truva’dan dönmüş olan diğer liderlere onu sormak üzere yollara düşer.

2. Kalypso’nun adası (Bölüm 5): Tanrıça Athena, Olympos’lu tanrıları bir araya toplar ve 7 yıldır Kalypso’nun adasında tutuklu olan Odysseus’un yurduna dönmesine izin vermeleri için onları ikna eder. Oysa Su Perisi Kalypso Odusseus’u gerçekten sevmektedir ve kendisiyle kalması koşuluyla ona ölümsüzlüğü teklif eder. Ancak yirmi yıldır görmediği güzel karısı Penelopeia’yı unutamayan Odysseus bu teklifi reddeder. Yurda dönmesi için izin çıkınca, kendisine bir sal yapar ve denize açılır. Uzun süren fırtınaların ardından Phaiakların ülkesinde karaya vurur.

3. Phaiakların ülkesi (Bölüm 6-9): Phaiak kralının kızı Nausikaa, Odysseus’u sahilde bulur, ona giysiler verir ve evine davet eder. Odysseus’u iyi karşılayan Phaiaklar ona yurduna dönmesi için yardım edeceklerini söylerler.

4. Odysseus’un maceraları (Bölüm 9-12): Bu bölüm destanın merkezidir. Phaiak’ların kendi şerefine düzenledikleri eğlencede, bir ozan Truva savaşını anlatan şarkılar söylemektedir. Bunu duyunca gözleri dolan Odysseus, ona “Neden ağlıyorsun?” diye sorduklarında, “O hikayede bahsi geçen benim” diye cevap verir ve Truva’dan 12 gemisiyle ayrılışını ve üç yıl boyunca denizlerde çeşitli tehlikeler atlatıp bütün gemileri ve yoldaşlarını kaybedip, Kalypso’nun adasına varışını anlatır. Ardından Phaiaklar onu bir gemiyle Ithaca’ya gönderirler.

5. Ithaca (Bölüm 13-24): Odysseus bir dilenci kılığında domuz çobanı Eumaios’un yanına sığınır. Orada yolculuktan dönen oğlu Telemakhos ile buluşur. İkisi birden taliplerle savaşıp onları öldürürler. Destan, Odysseus ve Penelopeia’nın yirmi yıllık ayrılıktan sonra kavuşmalarıyla sona erer. (Çok kuru oldu değil mi.. Daha dramatik bir anlatım için gidiniz kitabı okuyunuz :-) )

Şimdi bu kahramandan biraz daha ayrıntılı bahsedelim isterseniz..
Baba Learthes ( ki Odysseus’a sık sık “Learthesoğlu” diye de seslenilmektedir.) ve ana Antikleia’nın oğulları olan Odysseus, kuzeybatı Yunanistan civarlarındaki Ithaca adasında doğmuştur. Bir rivayete göre, anne Antikleia, Learthes ile evlenmeden bir gün önce Sispyhos ile beraber olmuştur ve Odysseus, Learthes’in değil Sispyhos’un oğludur; üstün zekası da ondan gelmektedir.

Odysseus’un gençliğine dair anlatılan iki şey vardır: Achilleus gibi hekim Kheiron’un yanında geçirdiği süre ve dedesi Autolykos’u ziyareti sırasında katıldığı bir yaban domuzu avında bacağından yaralanması. ( Bu yara izi sayesinde Truva savaşından yıllar sonra yurduna döndüğünde, onu büyüten dadısı Eurykleia onu tanıyacaktır.. )

Bir süre sonra baba Learthes, oğlunu tahta geçirmiştir ancak bu konuda pek fazla bilgiye sahip değiliz. Ancak Odysseus’un kendine nasıl eş seçtiği birçok kaynakta oldukça ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. İlerde Truva savaşına sebep olacak bu hikayeden ben de kısaca bahsetmek istiyorum. Aslında daha detaylı bahsetmek de istiyorum ama İlyada başlığı altında :-) Her neyse.. Su perisi Thetis ve Peleus’un düğünlerine davet edilmeyen Nifak Tanrıçası Eris, Athena, Aphrodite ve Hera’nın ayakları dibine bir altın elma yuvarlayıp ortadan kayboldu…Elmanın üzerinde “En güzele…” yazıyordu. Zeus bu üç tanrıçadan en güzel olanı seçmesi için Truvalı çoban Paris’i görevlendirdi. Paris ona zeka ve savaşma yetisi teklif eden Athena ile güç ve kudret teklif eden Hera’yı eledi, kendisine dünyanın en güzel kadınını teklif eden Aphrodite’i seçti. Aphrodite ona dünyanın en güzel kadını Helena’yı kaçırması için yardım etti, ve Helena’nın kaçırılışı Truva savaşını başlattı. Bu arada Helena’ya talip olan birçok kişi arasında Odysseus da vardı. Aslında Odysseus Helena’dan çok teyzesinin kızı Penelopeia ile ilgileniyordu. Baktı ki işler kızışıyor, Penelopeia ile evlenmesine izin verilmesi karşılığında, diğer taliplerin Helena’nın babasının seçtiği kişiye karşı ayaklanmamalarını sağlamayı önerdi. Bu öneri kabul edildi, Odysseus Penelopeia’yı, Agamemnon da kardeşi Menelaos’a götürmek için Helena’yı aldı. Ancak tam bu sırada Paris geip Helena’yı kaçırdı! İşte o anda kıyamet koptu ve Truva savaşı başladı. Helena’yı geri almak için Truva’ya gönderilecek askeri birlikler toplanırken, Odysseus’u da almaya geldiler. Oysa Odysseus savaşa gitmek istemiyordu; yeni evliydi ve oğlu yeni doğmuştu. Bu yüzden kendisini almak için geldiklerinde deli taklidi yaptı. Sahilde bir öküz bağladığı sabanı sürüyor, kumlara tuz ekiyordu. Ancak kendisini sınamak için sabanın önüne oğlu Telemakhos’u koydular ve doğal olarak Odysseus yönünü değiştirdiğinde, zekasının yerli yerinde olduğu ortaya çıktı. Tarihin bilinen ilk asker kaçağı böylece kendini ele vermiş oldu. Sonra tabii ver elini Truva :-)

Yaaa işte aşağı yukarı böyledir Leartesoğlu, akıllı ve zeki Odysseus’un hikayesi.. Aslında çok daha ayrıntılı anlatmak istiyorum ama bir daldım mı içinden çıkılmaz oluyor. Şundan bahsettik, bundan bahsetmesek olmaz diye diye bu bölümü üçüncü kez baştan yazıyorum aslına bakarsanız. Bana kalırsa iyi bir özet oldu. Son kısımdan özellikle bahsetmedim, çünkü istiyorum ki Odysseia’yı okumamış olanlar gitsin okusun, okumuş olanlar gitsin bir kez daha okusun. O anlatıma eş birşeyler çıkmadı benim klavyemden kusura bakmayın :-)

Siber alemde fareme takılan, Odysseus ile ilgili şu linkleri de vermeden edemeyeceğim:

Samuel Buttler’ın İngilizce çevirisine:
http://darkwing.uoregon.edu/~joelja/odyssey.html ” ;

George Chapman’ın İngilizce çevirisine: “http://www.columbia.edu/acis/bartleby/chapman” adreslerinden ulaşabilirsiniz.

Advertisements
21
Jul
09

insanın yaratılışı

İnsanın yaratılışı ile ilgili Yunan mitine ait birkaç söylen vardır. En çok bahsi geçen iki değişik hikayeyeden bahsetmek istiyorum size. İlki belki zamanlama açısından daha mantıklı görünüyor ancak ondan daha çok sevdiğim bir hikaye daha var ki, ilkini kısaca özetleyip, onu sonra uzun uzun anlatacağım :)

Hesiodos’un Soylar Efsanesi:

Bu efsane insanın tam olarak nasıl yaratıldığını açıklamaz. Sadece yaratılmış olduğunu varsayar ve sonrasını anlatır bize. Der ki Hesiodos:

Chronus’un egemenliği sırasında, ölümsüz tanrılar ilk insan soyunu yaratmışlar. Buna “Altın Soy” deniyor. Bereketli topraklarında tanrılar gibi yaşarmış ilk insan soyu. Mutluluk içinde yaşar, mutluluk içinde ölür, sonra toprağı ve insanları koruyan birer minik cine dönüşürlermiş.

Sonra “Gümüş Soy”u yaratmış tanrılar. Gümüş Soy, Altın Soy kadar zeki değilmiş. Aptallıklarıyla başlarını derde sokar, tanrılara saygısız davranırlarmış. Zeus bunu saygısızlık olarak nitelendirmiş ve onları yeraltı cinlerine dönüştürüp toprağın altına gömmüş.

“Tunç Soy” yaratılmış ardından. Oysa yeni gelen bu soy, çok daha betermiş öncekinden. Birbirlerine saldırmaktan, savaşmaktan, öldürmekten başka yaptıkları yokmuş. Zeus’un devreye girmesine gerek kalmamış bu sefer, onlar kendi kendilerini yok etmişler ve Hades’in karanlık yeraltı dünyasına göçmüşler.

“Demir Soy” en son gelmiş ve hala sürmekte olan soydur. Yine bu efsanede denir ki, bir altıncı soy daha gelecek. Saygısız, sevgisiz, yokedici bir toplum olacak ve hak kavramı ortadan kalkacak, güçlüler kazanacak, güçsüzler ölüme mahkum olacak. (Pek de yanılmamış galiba… 6. soy geldi mi, ne dersiniz? :))

Ovidius’un Metamorphoses adlı yapıtındaki anlatısı:
(İşte benim sevdiğim :))

Bu hikayenin bir giriş kısmı var, oradan başlayalım…

Aşklarıyla Olympos çevresinde oldukça ünlü olan Zeus, kız kardeşi Demeter’e kaptırmış gönlünü, onunla beraber olmuş ve güzeller güzeli Kore doğmuş.(Kore, daha sonra Yeraltı Tanrıçası olduğunda ismi Persephone olacak…Bu da başka bir hikaye :)) Kore, güzelliğinin yanı sıra son derece alımlı, kibar, zeki ve güleryüzlü bir kızmış. İflah olmaz çapkın Zeus, tutup kendi kızına aşık olmuş bu güzelliği gördüğünde. Aklı fikri Kore ile beraber olabilmekteymiş. Bir gün onu yalnız başına ormanda otururken gördüğünde, fırsat bu fırsat demiş, bir yılana dönüşmüş ve onunla beraber olmuş. Kore, Zagreus’a hamile kalmış. O sıralar Zeus’un gözdesi, en sevdiği Kore olduğu için, oğlu Zagreus’un da ayrı bir önemi varmış Zeus için. Onu deliler gibi seviyor, koruyor, kolluyormuş.

Ancak Zeus’un onu sevdiğinden çok nefret ediyormuş kıskanç Hera Zagreus’tan… Hera’nın hışmından korkan Zeus, bir mağaraya saklamış oğlunu. Zamanında kendisini büyütmüş olan Kuretlere emanet etmiş onu. Hera veya onun saldığı adamları yaklaşacak olursa, korkunç sesler çıkarıp onları korkutmalarını ve aynı zamanda bebek sesini bastırmalarını iyice tembihlemiş. Ancak Hera’nın öfkesi öyle büyükmüş ki, Zagreus’u bulamayınca Titanları çağırmış kendisine yardıma. Titanlar bebeği bulmuşlar Kuretlerin sakladığı mağarada. Ancak bebek Zagreus korkmuş dev Titanlardan ve mağaranın daracık dibine saklanmış. Titanlar bir ayna getirmeyi akıl etmişler mağaranın girişine. Zagreus kendi aksini görünce aynada, meraka kapılıp dışarı çıkmış. İşte o anda üzerine atılmışlar bebeciğin Titanlar ve onu paramparça edip etlerini yemişler. geriye sadece kemikleri kalmış.

Bunu duyan Zeus öfkesinden deliye dönmüş ve şimşeklerini göndermiş Titanların üzerine. Oracıkta küle dönüşmüş Titanlar ve Zagreus’un kemikleri… Zaman geçmiş, yağmurlar yağmış. Yağmur suları çamura dönüştürmüş Zagreus ve Titanların küllerini.

Prometheus gelmiş sonra. ( Kendisi bir Titan olduğu halde, Zeus’a karşı savaşmayı kabul etmedikleri için kardeşi Epimetheus ile Prometheus, Tartaros’a gönderilmemiş, Zeus tarafından insanın yaratılışında görevlendirilmişlerdir.)

Prometheus, şekil vermiş bu çamura. İnsan bedenini yaratmış. O sırada oradan geçmekte olan tanrıça Athena, Prometheus’un eserine hayran kalmış ve çamura hayat üflemiş. İşte ilk insan böyle yaratılmış. Zagreus’un saflığı, temizliği, iyiliği ve güzelliği ile Titanların kötülüğü ve çirkinliğinin bir karışımı. İnsanın içinde hem iyilik hem kötülük bulunması bundan olsa gerek :))

Zaman geçmiş, insanoğlu çoğalmaya başlamış. (Bu kısım da mitolojinin birçok yerinde olduğu gibi oldukça kafa karıştırıcı. Çünkü birazdan göreceğimiz Pandora, ilk kadın ölümlüdür. Demek ki Pandora gelene kadar insanlar, yani erkek bireyler, bir şekilde kendi başlarına çoğalmayı başarmışlar… Nasıl? Bu da mitolojinin bilinmezlerinden biri :))

İnsanoğlu yaratıldığında Prometheus kardeşi Epimetheus’a der ki, “Şimdi de sen bu ölümlü canlıların sıfatlarını dağıt.” Epimetheus başlamış onlara iyi kötü özellikler vermeye. En son sıra insana gelmiş.Epimetheus bir bakmış ki, elindeki bütün güzel sıfatları dağıtmış, insana verecek birşey kalmamış! (İşte tam bu can alıcı noktada, Prometheus’un “ileri görüşlü / önceden gören”, Epimetheus’un “geri görüşlü / sonradan gören” anlamlarına geldiğini belirtmemde fayda var sanırım :)) Prometheus yetişmiş o anda ve insana iki ayağı üzerinde durma yetisi, ateşi ve bunu kullanacak zekayı vermekte karar kılmış.

İnsanlar gelişmeye başlamışlar. Zeus karışmış orda hemen işin içine. Demiş ki, biz tanrılara tapınmayı öğrensin insanoğlu. “Bana, kurban ettiğiniz her hayvanın bir parçasını vereceksiniz. Hangi parça olduğuna ben karar vereceğim. Haydi kurban edin bana şurda duran koyunu” diye buyurmuş.

Prometheus insanlara yardımcı olmuş hemen. Ölümsüz bir tanrının, insanoğlunun yiyeceğine kendisini ortak koşuyor olmasına öfkelenmiş ve bir oyun oynamış Zeus’a. Kurban etinin en güzel parçalarını işkembenin içine doldurmuş. En kötü kısımlarla kemiklerin üstünü bir güzel örtmüş yağlarla. İnsanlar demişler ki , “Buyur seç bakalım, hangi parçaları sana verelim kurban ettiğimiz hayvanlardan, ulu Zeus?” Zeus şöyle bir bakmış, “O iğrenç işkembeyi ben ne yapayım, şu yağlarla kaplı semiz etleri seçiyorum” demiş. Ancak bir bakmış ki yağların altında kemik dolu. Çok öfkelenmiş Zeus. kendisini aldatmış olan insanlara ve Prometheus’a çok içerlemiş. Bir tanrı olaran oyuna getirilmeyi hazmedemiyormuş ama, kararı kesin olmak zorundaymış tanrının; hayır bunu beğenmedim diğerini alacağım diyemezmiş.

Tanrıların tanrısı, üçkağıda gelmiş olmayı yedirememiş kendisine, ve onlara ceza olsun diye ellerinden ateşi geri almış. Prometheus yine yetişmiş imdadına insanların. Gitmiş tanrısal ateşten bir parça çalmış, onlara vermiş.

İşte böylesine insan dostudur, mitolojinin ilk asisi olan Prometheus. Hep insanlar için çalışmış, savaşmıştır. Tanrıları hep son derece sıkıcı ve adaletsiz bulmuştur.

Zeus, Prometheus’u cezalandırmaya karar vermiş. Hephaistos’a onu Kafkas Dağlarına zincirlemesini emretmiş. Cezası çok ağırmış: kolları iki yana açılmış şekilde zincire vurulan Prometheus’un karaciğerini gündüz boyunca bir kartal didikleyerek yiyor, sonra ciğeri gece boyunca yeniden büyüyormuş. Büyük acılar çeken Prometheus bu cezaya sonsuza dek çarptırılmış, zira kendisi ölümsüzdür.

Sonunda Prometheus yeniden özgürlüğüne kavuşmuş. Ama nasıl, işte bu kesin olarak bilinmiyor. Bazı kaynaklara göre, Hercules kurtarmış onu. Bazıları ise, Zeus’un onu affettiğini söyler. Çünkü, Zeus yine gönlünü yeni bir aşka, Su Perisi Thetis’e kaptırdığında, Prometheus bunu görüp, “Thetis’in doğuracağı çocuk babasından çok daha kuvvetli ve iktidar sahibi olacak, sakın onla beraber olma” demiş (Hatırlatma: Prometheus=Önceden gören… Sanırım bir nevi kahinlik de sayılıyor bu… ) ve Zeus onun zincirlerini çözmüş.

Ardından insanlar arasındaki yaşamına devam eden Prometheus, Zeus’un hala kendisine bir kötülük yapabileceğini biliyormuş. (Bkz. üst satırdaki hatırlatma :)) Bu yüzden kardeşi Epimetheus’u uyarmış: “Sakın tanrılardan hediye kabul etme !” Ancak günün birinde Epimetheus, bir tanrı hediyesini kabul edivermiş! Güzeller güzeli Pandora imiş bu hediye. İlk dişi insan, ilk ölümlü kadın… Epimetheus görür görmez aşık olmuş Pandora’ya ve onu geri yollayamamış.

Pandora yanında bir kutu getirmiş. Prometheus demiş ki kardeşine, “Beni dinlemedin, hediyeyi kabul ettin, ama bari şu kutuyu sakın açma! Başımıza bir bela gelecek” Fakat merakına yenilen Epimetheus, yine kardeşinin öğüdüne kulak vermemiş. Kutuyu açar açmaz, bütün dertler, kötülükler, üzüntüler, sıkıntılar saçılmış etrafa. Prometheus hemen atlamış kutunun üstüne, kapağını kapatıvermiş. Böylece tek birşey kalmış kutuda: Umut :))

Umut, o anda Prometheus’un yönetimine girmiş. Onu çok iyi korumuş Prometheus ve asla gerekenden fazlasını vermemiş kimseye; ve kardeşinin hatalarının sonucu, yaratmış olduğu insanoğlunu asırlar boyunca korumak, kollamak zorunda kalmış….

21
Jul
09

dünyanın oluşumu

Yunan Mitolojisi “Başlangıçta kaos vardı” der bize. Bu kaos nedir nasıl birşeydir pek bilinmez doğrusu, belirsizliktir. Ama durup dururken, bu kaos’tan bir anda Gaia oluşmuştur, yani toprak, başka bir deyişle “Toprak Ana”…

Hesiod der ki, “Gaia’dan gökyüzü yükseldi” , yani Uranos… Gökyüzü, yani Uranos; toprağın, yani Gaia’nın hem oğlu hem eşi oldu. ( Garipsemeyelim, ensest ilişki, mitolojide çok sık rastlanan bir olaydır:)) O zamanlarda, gökyüzü ve yeryüzü birbirine o kadar yakındı ki, birbirlerine öyle büyük bir aşkla sarılmışlardı ki, aralarındaki sınır ayırt edilemezdi. Bereketli, yeşil Gaia, Uranos’un yağmurlarıyla ıslanınca, Eros ortaya çıktı; yaratıcı aşkın ruhu… Eros, bir varlıktan çok, Gaia’nın ruhu olarak tanımlanır; yeryüzü ve gökyüzünü birlikte kılan bir güç. Gaia ve Uranos’un kucaklaşmasıyla ilk varlıklar oluşmaya başladı. Gaia, Uranos’un kolları arasında mutlulukla kıpırdandığında, narin, yeşil, yumuşak tepeler oluştu, ve Gaia bu tepelerden Titanları doğurdu; düşünme yeteneğine sahip ilk varlıkları. Titanlardan sonra, Gaia yüz kollu, dev canavarlar doğurdu. Babaları Uranos onlardan görür görmez nefret etti, iğrendi ve toprağın içine geri itti. Gaia acıyla kıvranıyordu, bu kıvranmalardan yeryüzündeki büyük taşlık dağlar oluştu. Ancak Uranos Gaia’ya eziyet etmekten vazgeçmiyordu.

Gaia, acı içinde ilk çocukları olan Titanlar’a seslendi. Babaları ve yarı kardeşleri olan Uranos’a karşı kendisiyle birlik olmalarını istedi. Ancak Titanların hemen hepsi Uranos’tan ölesiye korkuyorlardı, yardım çağrısına karşılık vermediler Gaia’nın. Ancak içlerinden biri, Cronus annesine yardım edeceğini belirtti. Titanların en cesuru olan Cronus, annesine yardım edip babasını saf dışı bıraktıklarında evrenin idaresinin kendisine geçeceğini sezinliyor olmalıydı. Bunun üzerine Gaia, Cronus’un pençeye benzeyen güçlü elleri için demiri yarattı. Yerden biten bu demiri çakıltaşıyla biledi, bir orak haline getirdi ve Cronus’a verdi. “Bununla babanı hadım edeceksin!” dedi. Cronus orağı aldı, ve gece olduğunda uykuya çekilen babasının üzerine atıldı ve onu hadım etti. Böylece gökyüzü sonsuza dek yeryüzünden ayrılmış oldu, artık dünyaya hükmedecek hükümdarların, toprağa ayak basmaları gerekecekti, gökyüzünden yeryüzüne hükmetmek olanaksızlaşmıştı.

Babasının erkeklik organını kesen Cronus, ardına bile bakmadan ordan uzaklaştı. Kesilmiş erkeklik organından toprağa damlayan kanlardan yeni varlıklar doğdu. (Gökyüzünün erkeklik organı olur mu, hadi oldu diyelim, kanı olur mu diye düşünmeyeceğiz tabii.. Mitolojide “olmaz” yok.. Oluyor işte bir şekilde :))

İlkin, İntikam Tanrıçaları Erinysler… Bu tanrıçalar birçok söylende yer almış olan korkunç yaratıklardır. “Suçluları kovalayıp duran bir nevi mitolojik polistirler” diye anlatır onları bir yazar. Niçin İntikam Tanrıçaları olduklarına gelince.. Erkeklik organı kesilmiş olan Uranos, korkunç bir acı duymuştu, duyduğu ilk acıydı bu, korkunç bir çığlık attı. Uranos’ un intikam arzusuyla dolu bu çığlığından ve havada uçmakta olan kesik organdan damlayan ilk kan damlalarından İntikam Tanrıçaları doğdu…

Ardından, Uranos’un kesilmiş erkeklik organından damlayan ikinci kan damlalarından Gigantlar doğdular. Yeryüzü görünümündeki Gaia, gökyüzü görünümündeki Uranos, fiziksel özellikleri pek bilinmeyen ancak insan görünümünde olduklarını düşündüğümüz Titanlar ve yüz kollu devlerden sonra; Giantların dış görünüşleri pek garipti. İnsanlara benzer bir yapıları vardı ancak vücutlarının alt kısmında yılan biçimli bir kuyruk bulunuyordu. İki ayakları üzerinde duruyorlar ancak sürüngen özellikleri de gösteriyorlardı.. (Size de aynısını çağrıştırıyor mu?? Dinazorlar? :))

Organ uçtu, uçtu, sonunda suya düştü… Üzerinde bulunan spermler tuzlu deniz suyu ile birleşti ve bir köpük oluşturdu. Bu köpük Kıbrıs kıyılarında karaya vurdu ve içinden güzeller güzelli Aşk Tanrıçası Aphrodite çıktı. Aphrodite göğün kızıdır ve ilk tanrıçalardan biridir. Roman mitinde kendisine Venüs ismi verilmiştir, sabah ve akşam yıldızı olarak görünmüştür. (Hemen bir uyarı… Roman mitindeki karakterlerin hemen hepsi Yunan mitinden alınmış, isimleri değiştirilerek anlatılmıştır…)

Uranos hadım edilip (Böyle ayrıntılı bir hadım tasviri ancak mitolojide mümkündür zaten..:)) , kesik organından Erinysler, Gigantlar ve Aphrodite doğduktan sonra, Cronus tahta geçmiş oldu. (Hangi taht diye sormayacaksınız, değil mi? :))

Ancak Cronus’un babasından daha da zalim bir tanrı olacağını kimse bilemezdi.. Yüz kollu dev kardeşlerini kurtaracağı yerde, ona umut bağlamış olan zavallıcıkları daha da gerinlere, Tartaros’a itti. Tartaros, Yeraltı Dünyası’nın en derin, en korkunç, en karanlık yeridir ve Homeros tarafından “Tartaros’un yeraltı dünyasına olan uzaklığı, dünyanın gökyüzüne uzaklığı kadardır.” diye tanımlanır. Oraya düşmek, bir varlığın başına gelebilecek en kötü şeydir.

Cronus, kendisine ayak bağı olacaklarını düşündüğü kardeşlerini Tartaros’a hapsettikten sonra keyfine baktı ve kardeşi Rhea’yı kendisine eş olarak aldı. Fakat hayal kırıklığına uğramış olan Gaia, Cronus’un ihanetine bir kehanetle yanıt verdi, ve Cronus’un keyfini kaçırdı… “Babana yaptıklarının aynısını günün birinde çocuklarından biri de sana yapacak.”

Rhea, Cronus’a bir sürü çocuk doğurdu… Böylece eski Yunan Tanrıçaları ve Tanrıları birer birer ortaya çıktılar. Kendilerinden birazdan bahsedeceğim.

Cronus, annesinin kehanetinden korkuyor, Rhea doğurdukça çocukları yutuyordu. Rhea bu durumdan elbette hoşnut değildi ancak, günün birinde doğacak çocuğunu sever de kıyamaz yutamaz umuduyla doğurmaya devam ediyordu. Ancak Cronus akıllanacağa benzemiyordu. Oysa Rhea’nın sabrı tükenmişti, yine hamileydi ve bu sefer doğacak çocuğunu Cronus’un midesine göndermeye hiç niyeti yoktu!

Annesi Gaia’dan akıl aldı, ve onun öğüdüne uyarak çocuğunu dağlık bir yere gidip doğurdu ve oğlunu keçi sütü ile besledi. Sonra da onu ne idüğü belirsiz Kuretlere verdi. Kuretler o dağlık bölgede yaşayan küçük tanrıcıklardı, ama neden tanrıydılar, ne gibi tanrısal özelliklere sahiptiler bilinmemektedir. Ben onları tanrıdan çok, Doğa’nın Ruhu olarak düşünüyorum. Rhea, oğlunu işte bu Kuretlere emanet etti. Kuretler eğer Cronus oralara yaklaşacak olursa korkunç sesler çıkarıp bebeğin sesini duymamasını sağlayacaklarına söz verdiler.

Sonra Rhea, yerden bir kaya parçası aldı, onu battaniyelere sardı sarmaladı ve yutması için Cronus’a sundu. Cronus’un gözü öylesine dönmüştü ki, battaniyeyle beraber yuttu kayayı, ohh bundan da kurtulduk diye düşündü, Rhea’nın bir sonraki doğumuna kadar rahatladı… Ancak Rhea bir daha doğurmadı, en azından böyle bir kayda rastlamıyoruz.

Aradan yıllar geçti, Zeus büyüdü, genç ve kuvvetli bir tanrı oldu. (Yaaa, evet. İşte Kuret’lere emanet edilen şanslı bebek, daha sonra Tanrıların Tanrısı olacak Yüce Zeus idi…:))

Günün birinde Metis’e, Akıllı ve Bilge Peri’ye rastladı. Zeus hemen ona aşık oldu. (ilerde Zeus’un ne kolay aşık olan, çapkın bir tanrı olduğunu göreceğiz :)) Metis’e hayatını anlattı. Babasının çılgınlıklarından, yeraltına hapsedilmiş kardeşlerinden bahsetti. Metis öğrendikleri karşısında kayıtsız kalamadı ve Zeus’a yardım etmeye karar verdi. Hemen büyülü bir iksir hazırladı, ve babasına içirmesini tembihleyerek bunu Zeus’a verdi.

Zeus, babasının sarayına saki olarak bir şekilde kendisini kabul ettirdi ve şarabına büyülü iksiri karıştırıp içirmeyi başardı. İksir hemen etkisini gösterdi, Cronus birer birer yuttuğu çocuklarını kusmaya başladı. (Mantıksal değerleri unutunuz, onlar nasılsa, babalarının karnından ölmemiş, hatta büyümüş, gelişmiş bir şekilde çıktılar. Ölmemiş olmaları çok doğal aslında, çünkü onlar tanrı ve tanrıçalardır. Ama Cronusun karnı ve ağzının boyutları hakkında; çocukların onun karnında nasıl sindirilmeden kalabildikleri ve hatta orada büyümeyi başarabildikleri hakkında hiçbir fikrim yok! :))

Çocukları, Cronus’un midesinden çıktıktan sonra babalarının karşısına dikildiler: İlerde Olympos’ta bir nevi ev kadını olan Ocak ve Ev Düzeni Tanrıçası Hestia, kolunda bir demet başak ile tasvir edilen Bereket Tanrıçası Demeter, evliliğin koruyucusu Hera (ilerde kocası olacak Zeus tarafından bol bol aldatıldığından olsa gerek :)) , sonradan Yeraltı Dünyası’nın tanrısı olan Hades ve sonradan Denizler Tanrısı olan Poseidon…

Hepsi de Zeus’un önderliğinde babalarına karşı birleştiler ve şiddetli bir savaş başladı. Zeus, Tartaros’tan yüz kolluları çıkardı. Onlar da kendilerini esaretten kurtaran Zeus’a minnettarlıklarını bildirmek için onun yanında savaştılar. Hatta Zeus’a şimşekli silahlar armağan ettiler. Böylece savaş Zeus ve kardeşlerinin üstünlüğü ile sona erdi.

Bu savaşın 10 yıl kadar sürdüğü söylenir. Niçin bu kadar uzun sürmüştür belli değil. Oldukça saçma oysa.. Bildiğimiz savaşlara benzemez bu. Kimse kimseyi öldürüp yaralayamaz, zaten ölümsüzlerdir çünkü. Sanırım amaç salt iktidar ve koltuk kavgası olduğundan, bunca süre Zeus, Cronus’u artık iktidarı kendisine teslim etmesi için ikna etmeye çalışmıştır. 10 yıl sonra da Cronus yorgun düşmüş olmalı ki, Zeus ile anlaşmaya razı olmuş, iktidarı devredip Mutlular Adası’na, kader ve kısmete yön vermek üzere atanmıştır. Böyle zalim birine nasıl böyle bir görev verilir o da garip, ama Zeus onu ancak bu yolla kandırabilmiş olmalı…

Cronus altedilince, Zeus önderliğinde yepyeni bir düzen kurulmuştur. Zaten Zeus’un önderliği herkes tarafından kabul edildiği için, bu pek de zor olmasa gerek. Zeus, kendisini “Gökyüzünün ve Yeryüzü’nün Tanrısı” , Poseidon’u “Denizler ve Irmakların Tanrısı”, Hades’i “Yeraltı Dünyası’nın Tanrısı” ilan edip, zirvesi devamlı bulutlarla kaplı olan Olympos Dağı’na yerleşti.

Ah, bu arada unutmadan: Zeus kendisine karşı gelen Titanları Tartaros’a kapatarak cezalandırdı. Ancak birer Titan oldukları halde kendisine başkaldırmayan Prometheus ve Epimetheus kardeşleri “İnsanın Yaratılışı”nda görevlendirdi. Savaşta diğer Titanların başında bulunan Atlas ise en büyük cezayı, yerküreyi omuzlarında taşıma cezasını aldı…

21
Jul
09

chrysaor

Chrysaor da Medusa ve Poseidon’un çarpık ilişkisinden doğmuş ve Medusa’nın kafası kesildiğinde dışarı fırlamıştır. Cesur ve yiğit bir savaşçı olmasından başka hakkında pek fazla bilgi yoktur. İsmi, Altın Kılıç anlamına gelir. Geryon’un babasıdır. Görüntüsü pek bilinmemektedir ama ailesine bakılacak olursa onun da garip birşey olduğu şüphesizdir:)

21
Jul
09

pegasus

Pegasus, kanatlı bir at ve çok iyi bir uçucudur. Medusa ve Poseidon’un çarpık ilişkisinde döllenmiş, Medusa’nın kafası kesildiğinde doğmuştur. Bellerophon tarafından evcilleştirilmiş, Chimera’yı vahşice öldürmesi sırasında ona hizmet etmiştir. Bellerophon onu Olympos dağına doğru uçururken, Zeus tarafından düşürüldü ama Pegasus Olympos dağına kadar uçabildi ve bundan böyle hayatını Zeus’un silahlarını taşıyarak geçirdi.

21
Jul
09

cerberus

Cerberus, Typhoeus ve Echidna’nın çocuklarından biridir. Üç kafalı, yılan kuyruğu olan bir köpektir. Yeraltı dünyasının kapı bekçisidir. Ölülerin girmesine izin verir ve asla dışarı çıkmalarına göz yummaz. Kapıdan geçebilen birkaç kişiden biri olan Orpheus, karısı Eurydike’i ölümden kurtarmak için, onu şarkılarından biriyle uyutmuş ve içeri girmeyi başarmıştır. Hercules’in son işi de, Cerberus’u yeraltı dünyasından kaptığı gibi Kral Eurystheus’a sergilemektir.

21
Jul
09

sirenler

Siren kardeşler, denizcilere tuzak kurup onları öldürmeleriyle ünlüdür. Karşı koyulmaz şarkılarını dinleyip büyülenerek adalarına doğru gelmeye çalışan denizcilerin, azgın dalgalara ve keskin kayalıklara çarptıklarında gemileri parçalanır. Sirenlerden tek kurtulanlar Jason, Argo ve Odysseus’tur.




a r ş i v

Advertisements